İşsizlik rakamları
Tv kurbanı
Türkiye lider olmalı
Kabus geri döndü
Mevlana’dan geriye kalan

Mevlana’dan geriye kalan

  Bu yazı 27 ARALIK 2011, SALI 00:43:05 eklenmiştir. 1061 kez okunmuştur.
Yazar : FARUK ANBARCIOĞLU


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Anadolu coğrafyasında yaşayan sadece bizlerin değil, bütün dünyanın gönlünde taht kuran Mevlana Celadettin-i Rumi Hazretleri’nin hayat görüşü, felsefesi ve öğrettikleri hala ilk günkü gibi tazeliğini, diriliğini koruyor. O’nu tanıdıkça, okudukça, öğrendikçe insanın gönlü dünyalara sığmıyor. O kendi çağının çok ötelerine mesajını ulaştırabilmiş ender şahsiyetlerden biri olarak her gün gönül sofralarımızda, hala aynı sıcaklıkta yerini muhafaza ediyor. 

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Sultanül Ulema”  yani “Alimlerin Sultânı” ünvanını almış olan  Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Sultânül Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılarak Nişâbur şehrine göç etmiştir. Nişâbur şehrinde tanınmış büyük İslam Alimlerinden Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

http://www.mevlana.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gifSultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman’a geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultânül Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında olup, Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd, Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânül Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânül Ulemâ ölünce, talebeleri ve müritleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’de “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Allah’ın nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öbür aleme göçtü.

Mevlâna, Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi, kendine gelemedi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım ”sözleri ile özetleyen Mevlâna, 17 Aralık 1273 Pazar günü akşam üzeri güneş gözden kaybolup Konya ufuklarını kızıla boyarken Sevgililer Sevgilisine kavuşmak üzere bu alemden sonsuzluk alemine göç edip Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlana ölümü düğün gecesi, sevgiliye ulaşma gecesi olarak görür. O’na göre Şeb-i Arus fedakarlıkla başlar, öbür aleme kavuşmakla tamamlanır. O’na göre ölüm “şeker gibi tatlı bir şeydir, ölüm tatlı candan da tatlıdır. ”  Ankebut suresinin “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra ancak bize döndürüleceksiniz” ayetinde geçen “dönmek” kelimesini Allah’a kavuşmak yani vuslat olarak görür, o yüzden ölüm; bir ayrılık değil, kavuşmaktır, düğün gecesidir yani Şeb-i Arus’tur, Mevlana için.  Ölümünden sonra ardından “av- vah” edilmesini istemedi

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”

diyerek bir insanlık örneği oluşturdu.

Ve bizlere bıraktığı çok önemli mesajlarından birkaç satır, kısacası bizlere sevenlerine vasiyetinde şöyle diyordu:

“Size, gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır.”

 

MEVLANA’NIN HAYATINDAN İKİ KESİT

Mevlana’nın bir talebesi evlenmiş, hayata karışmıştı. Ziyaretine geldiğinde kılık kıyafetinden talebesinin ihtiyaç içinde olduğunu anladı. Fakat halkın içinde mahcup etmeden nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Bu sırada oturduğu kapının arkasından kalkıp gitmek üzere olan talebesine seslendi:
-Osman! dedi, sen eksiden çok mütevazı biri idin, gelip elimi öperdin. Halbuki şimdi uzakta oturuyorsun, ne yanıma yaklaştığın var ne de elimi öptüğün!
Osman mahcubiyetle Mevlânâ'nın yanına gelip eline sarıldı. O sırada avucu içine önceden hazırladığı altını kimsecikler görmeden Osman'ın avucu içine koyarak elini kapatan Mevlânâ, şu tembihte bulunmayı da ihmal etmedi:
- Osman dedi, ben el öptürmeyi çok severim, sık sık gelip elimi öpmeni istiyorum, anlaşıldı mı ?
Osman avucu içindeki altını sıkı sıkıya tutarak çıkıp evin yolunu tutarken bu zarif anlayış karşısında öylesine duygulandı ki, yol boyunca gözyaşlarını durduramadı...

………………………………………………………………………………………………….

Bir defasında da bir zikir meclisinde Mevlânâ’da zikir halkasına katılmış, çevresiyle birlikte zikrediyordu. Tam bu sırada bir sarhoş da halkaya girip zikretmeye başladı. Ancak sarhoş dengesini tutamıyor, yanındakilere çarpıyor, rahatsızlık veriyordu.
Tutup dışarı atmak istediler. Sarhoş çıkmak istemeyip direnince zorlamalar başladı. İş tekme tokada kadar varınca Mevlânâ sordu:
-Ne yapıyorsunuz öyle?..
-Sarhoştur, aramızdan ayrılmak istemiyor, biz de çıkarmaya çalışıyoruz.
İşte bu sırada söyledi tarihî sözünü:
- Demek şarabı o içmiş, sarhoşluğu siz yapıyorsunuz!.

Anlaşılan sarhoş da olsa saf dışı edilmesini istemiyor, hor hakir görülerek dışarı atılmasına gönlü razı olmuyordu...
Bu sebeple tarihî uyarısına şu cümleyi de ilave ediyordu:
-Düşene herkes tekme atar, bir tekme de siz atmayın!
****

Umarım bu kısa yazı ile birlikte bizler de gereken dersi alırız.

Selam ve sevgi…


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
 

Diğer FARUK ANBARCIOĞLU Yazıları
 
 
© Copyright Bursa Hayat Gazetesi 2011
CoffeeCup Image Mapper map file Radyo Vizyon Bursa Time Dergisi Dibay Medya Bursa Haber Gazetesi Gazete Avrupa Radyo Vizyon 99.3 High Life Bursa Taraftar Bursa Time Gundem 16 Dergisi Gundem 16 Bursa Hayat Gazetesi